Mustafa Asım Şafak kim?

Fotoğrafım
Antalya, 05323611890 masafak@gmail.com, Türkiye

TÜRK OLMAK

Türk Olmak...

Aslında çok şeydir, Türk olmak.
Türk olmak, Osmanlı'nın borcunu ödemektir.
Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir. Türk olmak;

Kıbrıs'ta, Hocali'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır. Türk olmak;

Faşist olmaktır, Vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında...
Demokrat ve cağdaş olmaktır vatanına, milletine, tarihine sövüldüğünde...
Türk olmak, lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.
Avrupa'da hor görülmektir,  Türk olmak, Ataların bir çok asır önce Viyana'yi kuşattiği için hoş görülmemektir

Sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığı için.

Türk olmak; Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir.
Üç kıtadan dönüp,
Bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir.
Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır.

Türk olmak; Arabaya koşulan ilk atın vatanında, Ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, Yazının bulunduğu,
Paranın icat edildiği Her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, Kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.

Türk olmak; Truva'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda,
Bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, Bir haftalık hafiza ile yaşamaktır.
Doğu Roma'yı da, Batı Roma'yı da yıkıp, Yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır, Türk olmak.

Türk olmak;
- Mostar'da köprüdür,
- Kerkük'te kaledir,
- İstanbul'da Kızkulesi'dir,
- Anadolu'da buğdaydır,
- Çukurova'da pamuktur,
- Ege'de tütün,
- Karadeniz'de fındık,
- Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak;
- Çanakkale'de ölmektir.
- Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir,
- Onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
- Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlısından helallik almaktır.
- Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir.
- Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır.
- Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak;
- Harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip,
- Tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak;
- Askere davul-zurna ile uğurlanmaktır,
- Belki de dönmeyeceğini bilerek.

Türk olmak;
- Annenin, şehit oğlunun ardından; 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan icin göndereceğim.' demesidir.
- Babanin gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sağolsun!' demesidir.

Türk olmak;
Her hükümetin
- Enkaz devraldığı, ama
- Ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak;
- Ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir.
- Ayni nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır.
- Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

Türk olmak;
- Evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir.
- Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak;
- Milli maçta ağlamaktır.
- Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır.

Türk olmak;
- Aşkını ölesiye sevmektir.
- Aşkı için ölmektir,
- öldürmektir.
- Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
- En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
- Eşkiyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.

Türk olmak;
- Yunus'u bilmektir,
- Aşık Veysel'i sevmektir.
- Mevlana'yi, Haci Bektaş-i Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi, tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak;
- Saz çaldığında,
- Ney üflendiğinde,
- Kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında,
- Yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir,
- Bir de Yemen Türküsü'nde...
- Hayatın sana verdiklerine 'Nasip',
- Vermediklerine 'Kısmet'demektir.
- Her işin 'Hayırlısına'inanmaktır ve
- Ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.

Türk olmak;
- Asya'da "Batılı",
- Avrupa'da "Doğulu" diye tepki görmektir.
- Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradan'dan ötürü sevmektir.
- Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak;
- En zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak,
- En dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Türk olmak;
- Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek,
- Her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak;
Medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir!
Zor iştir Türk olmak, Zor...
Yine de 

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!!!


Kaynak:

J.F.Gökçen

ABD Seattle Fahri Konsolosu


--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

          TR     +90 532 361 18 90


ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ

TSK Korosu ve Klibi Eşliğinde

--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


TÜRKİYE'DE KLASİK MÜZİĞİN TOHUMLARI

Size anlatacağım bu gerçek öykü yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir devrime ışık tutan ve yol açan bir öyküdür.

Bu öyküyü bizzat yaşamış rahmetli müzikolog Cevat Memduh Altar'dan defalarca dinledim ve onun ağzından anlatmak istiyorum.

Yıl 1924, aylardan Haziran, Cumhuriyetimiz kurulalı 8 ay olmuş. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal (henüz soyadı kanunu çıkmamış) ve bir avuç arkadaşı, birbiri ardına yapacakları devrimlerin ön hazırlığını yapmakla uğraşıyorlar.

Köşk'den baş yaver Salih Bozok bey beni arıyor ve "Gazi"nin beni derhal görmek istediğini söylüyor.  Acele ile Çankaya'ya Köşk'e gidiyorum ve çalışma odasında masası başında oturan "Gazi"nin karşısına geçiyorum. "Otur çocuk" diyor ve bana bir evrak uzatıyor. "Sesli oku çocuk!!!" diyor. 

Evrak bir mektup. Sol üst köşesinde Fransızca yazılmış, "Sovyet ve Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Genel Sekreterliği" amblemi var. Mektup tercümesi şöyle: 

"Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine." Bizler dost ve kardeş S.S.C.B., siz sayın cumhuriyetinize kuruluşunuzun 1.nci yıl dönümünde bir armağan vermek istiyoruz. Moskova Devlet Senfoni Orkestrası ve Korosu'nu Beethowen'in 9. Senfonisini seslendirmek üzere, günü tarafınızca belirlenen bir tarihte, Ankara'ya yollamak istiyoruz. Bu armağanımızı kabul ederseniz kıvanç duyacağız. Hürmetlerimle, Vladimir Ilyich Lenin, Genel Sekreter.

Bu mektubu okuyunca çok heyecanlandım, ve düşünmeden "Paşam, bu fırsatı kaçırmayalım" dedim. Mustafa Kemal Paşa bir an düşündü ve "Oğlum, bu konseri nerede vereceğiz. Park'ta olmaz, kapalı konser salonumuz 'yok' dedi. Bende "Paşam, müsaade ederseniz, Cebeci deki Halkevi'nin iç mekanını bu konsere uygun düzenleyelim ve konseri orada verelim" dedim. Paşa "tüm sorumluluğu üstüne alıyor musun" diye sordu. Bende 'evet' deyince; Salih Bey'e döndü, "Maarif Vekilini ara, Cevat Memduh'u ona gönderelim, gerekli hazırlıklar yapılsın;  30 Ekim 1924 akşamı bu konseri Ankara'da dinlemek istediğimizi, resmi bir yazı ile Lenin e bildirelim" dedi.

Ben eteklerim zil çalarak, ama biraz da endişeli, Köşk'ten ayrıldım. Halkevinin taş duvarları keten örtüler ile kaplandı, orkestra ve koronun yer alacağı, ahşap platform inşa edildi. Birde, girişin hemen üstüne ahşaptan merdivenle çıkılan bir cumhurbaşkanlığı locası inşa edildi. 

Büyük bir heyecanla, konser gününü beklemeye başladık. 100 küsur kişiden oluşan bu orkestra ve koro elemanları,  gruplara ayrılarak  Ankaralıların evlerinde misafir edildi. (Çünkü kalacak otel
yoktu). 
Biz konser gününü beklerken, Salih Bey tekrar beni aradı ve "Gazi"nin yanında konseri izleyeceğimi bana bildirdi. Konsere, tüm yabancı elçilik mensupları, tüm bakanlar ve millet vekilleri, orkestra üyelerini misafir eden Ankaralı aileler ve bir miktar basın mensubu davetli idiler. 

Ben "Gazi Paşa" ile Cumhurbaşkanlığı locasına geçerken, tüm orkestra ve korosu ayağa kalktı ve bizim "İstiklal Marşımızı" 4 sesle söylediler. Ben "Paşa" nın  irkildiğini ve gözlerinin dolduğunu fark ettim. Neyse herkes tekrar yerine oturdu ve çok başaralı bir konser dinledik. 

Konserden sonra verilen resepsiyonda, Salih Bey bana uzaktan işaret etti ve ben tekrar "Gazi Paşa"nın yanına gittim." "Çocuk, derhal pasaportunu hazırla! Fransa'ya gidiyorsun" dedi. Ben "Paşam niçin gidiyorum" deyince, " Bak oğlum, taşıma su ile değirmen dönmez. Sen şimdi Fransa'da gerekli müzik eğitmenlerini ikna edeceksin ve onları Ankara'ya davet edeceksin. Biz burada konservatuarı kuracağız ve eğitimli müzisyenler yetiştireceğiz" dedi.

Bu öykünün sonrasını hepiniz biliyorsunuz: Musiki Muallim Mektebi'nin konservatuara dönüştürülmesi, Riyaseti Cumhur Orkestrasının kurulması, Opera Binası'nın açılması; orkestranın çeşitli il ve 
ilçelerde klasik müzik konserleri vermesi ve halkımızın yavaş yavaş kulağının bu tip müziğe uyum göstermesi. Tabii bu ilerleme "Sivas, Sivas olalı böyle zulüm görmedi" hikayesine rağmen muvaffak  oldu. İşte bir müzik devriminin temeli böyle atılmış oldu. 

Ruslar, yemediler, içmediler, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin 10 yıllık ilerlemesini, dokümanter bir filme aldılar. Bu filmi 1934 yılında (Atatürk sağ iken) bize armağan ettiler. Bu film TRT ve Genel Kurmay arşivlerinde olmalı. Bu film neden önemli? Film'de bahsedilen konserden bir bölümde var. Umarım TRT, (artık Rusya ile dost olduğumuza göre) bu filmi bir komünist propagandası olarak görmeyip; tarafsız bir gözle Cumhuriyet'in devrimleri nasıl gerçekleştirdiğini, ne zorluklar ve özveriler ile gerçekleştirdiğini milletimize seyrettirir.  Bizde Atatürk'ün çeşitli dil, din ve ırklara mensup, ama hepsi Anadolu insanı ve evladı olan karışık toplumdan nasıl tek bir millet, tek bir ulus yarattığını yeniden idrak ederiz.

Kaynak: Bülent Barlas
--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


HAYATIN ANLAMI: STEVE JOBS'UN SON SÖZLERİ.

İş dünyasında başarının zirvesine ulaştım. Diğer insanların gözünde, benim hayatım tam bir başarı örneği.

Ancak, çalışmanın yanında mutluluğu çok az yaşadım. Sonuç olarak, zenginlik ve varlık hayatın alıştığım bir yönü oldu.

Şu anda bir hasta yatağında tüm hayatımı gözden geçirirken, kıvanç duyduğum tüm zenginlik ve tanınmanın ölümün karşısında solduğunu ve anlamsızlaştığını anlıyorum.

Karanlıkta bana hayat desteği veren cihazların yeşil ışıklarına bakarken onların çalışma uğultularını dinliyorum. Ölümün nefesinin giderek yaklaştığını hissediyorum…

Şimdi şunu biliyorum; hayatımız için yeteri kadar varlık elde ettiğimiz zaman, zenginlikle ilgisi olmayan konuların peşinden gitmemiz gerekir… daha önemli olan şeylerin:

Belki dostluklar, belki sanat, belki de gençlik yıllarında kurduğumuz hayaller…

Sürekli olarak zenginliğin peşinde koşmak insanı benim gibi eğri büğrü hale getiriyor.

Allah hepimize zenginliğin oluşturduğu illüzyonu değil, herkesin kalbindeki sevgiyi hissedebilmemiz için duygular verdi.

Kazandığım zenginliği ve varlığı birlikte götüremiyorum.

Birlikte götürebildiğim tek şey sevginin oluşturduğu hatıralarım.

Sizinle birlikte olan, size güç veren ve size yola devam etmeniz için ışık veren gerçek zenginlik işte bu sevgi dolu hatıralar.

Sevgi binlerce kilometre gidebilir. Hayatın sonu yok. Gitmek istediğiniz yere gidin. Ulaşmak istediğiniz yüksekliğe ulaşın. Hepsi sizin kalbinizde ve  ellerinizde.

Dünyada en pahallı yatak nedir biliyor musunuz? – "Hasta yatağı" …

Sizin için arabayı sürmesi için bir kişiyi kiralayabilirsiniz. Sizin için para kazanması için bir kişiyi istihdam edebilirsiniz. Ancak hastalığınızı sizin için taşıyacak kimseyi bulamazsınız.

Kaybedilen materyaller bulunabilir. Ancak kaybolduğu zaman asla bulamayacağınız bir şey var – "Hayat".

Bir insan ameliyathaneye girdiğinde, o ana kadar okumayı bitirmiş olması gereken bir kitabın olduğunu fark ediyor – "Sağlıklı Hayat Kitabı".

Şu anda nasıl bir hayat sahnesinde olduğumuzla, zaman içinde, perdeler aşağıya inince yüzleşiyoruz.

Ailenizin, eşinizin ve dostlarınızın sevgilerine değer verin. Kendinize iyi bakın.

Diğer insanlara şefkat gösterin. 

 
--

Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


JAPONLARDAN GENÇLİK MARŞI

https://www.facebook.com/neuroformat/videos/1112194935538995/

--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


Kaire Uluslararası Kısa Film Yarışmasında Ödül Alan Film

https://drive.google.com/file/d/0B9xJP74e1K8xQ1NBd3ZrV1dwLTI2c1pxeFowOHlKeVVKXzAw/view

--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


MEDYATİK YANIZLIK

Şimdilerde bırakın apartmanı,
karşı komşuyu bile tanımazken,
"mahalleden arkadaşım" diye bir kavram vardı,
çok eskiden...
Kol kola, omuz omuza geçti bizim çocukluk günlerimiz
ve sanırım bilyelerimiz çarpışırken büyüdü yüreklerimiz...
İşte hep bu yüzden,
Bu içimizin boşlukları,
yalnızlık hastalıkları,
hep bu yüzden...
Bildiğin,
"İnsan" azlığı,
Sevgi tenhalığı...
Vefa karanlığı..

HİSLER AYNASI facebook hesabından alıntı

--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


BİLİMDAR

Yıllardır alışmış kullanıyorduk "Bilim Adamı". Kulağa da hoş geliyordu ve dilimize iyice yerleşmişti. Sonra bu isim tamlamasının içindeki "adamı" kelimesi bazı çevreleri rahatsız etmiş olmalı ki cinsiyet ayırımı yapılıyormuş gibi bir kanı ortaya çıktı. Baktık ki "Bilim Adamı" isim tamlamasının yanında bir de "Bilim Kadını" kavramı türedi. Bu böyle bir süre devam etti, belli ki karışıklıklara neden olabiliyor, son dönemlerde yeni bir isimlendirmeyle daha karşı karşıyayız; "Bilim İnsanı". Ben bir türlü alışamadım, sanki kulağımı biraz tırmalıyor.
Bir dilin zenginliği kelime hazinesinin genişliğiyle doğru orantılıdır. Belli bir durumu yada olayı anlatmak için birden fazla kelime kullanmak gerekiyorsa, bu o dilin bir yerde yetersizliğini gösterir. Örneğin dilimize batı dillerinden geçmiş olan "Piknik" kelimesine bakalım. Bizim dilimizde piknik yapmak için kullandığımız öz Türkçe bir karşılık ne yazık ki yok. Biz piknik yapmak şeklinde anlattığımız olayı, bu kelimeyi kullanmazsak nasıl ifade edeceğiz? Doğada açık havada bir yere gidilecek, ortama uygun yemekler yenilecek, oyunlar oynanacak, vb. Ama batılı bütün bunları tek bir kelimeyle anlatabiliyor. Biz de almışız aynı kelimeyi kullanmaya başlamışız.
Şimdi gelelim tekrar konumuza. Bilim=science, bilim insanı=scientist. Batılı bu işi ne güzel çözmüş. Bilimle uğraşan insanları anlatabilmek için neden bir isim tamlaması kullanmak zorunda kalalım. Bu ister bilim adamı, ister bilim insanı olsun. Bilimle uğraşan insanları anlatmak için yeni bir isim üretmek çok mu zor? 
Oysa bizim dilimiz yeni kelime üretmek için çok güzel imkanlar sunmaktadır. Örneğin demir işiyle uğraşan birine demirci deriz ve yeni bir kelimedir. Buradan yola çıkarak bilim üretmek veya öğretmek işiyle uğraşanlara bilimci diyebiliriz belki. Ama bu "-ci" eki bizim kültürümüzde biraz satıcı anlamına geliyor. Örneğin simitçi veya dondurmacı vb gibi. 
Başka eklerimiz de var yeni kelimeler üretmek için. Örneğin kimya işiyle uğraşana kimyager denilmesi, kursa giden öğrenciye kursiyer denilmesi gibi. Ama bu eklerin kullanılması da batı dillerinden bize yerleşmiş teknikler. Sonra bilimer kelimesi ilk etapta kulağa pek de hoş gelmiyor. 
Daha çok bizden olan bir teknik daha var yeni kelimeler üretmek için. Örneğin sermaye sahibine sermayedar denilmesi, hissesi olan birine hissedar denilmesi gibi. Örnekler çok havadar, mihmandar, haznedar, dindar, taraftar, sancaktar vb. Örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte bu "-dar" eki bence tam oturuyor. İyi havalanmış, temiz havası olan bir ortam için "Havadar" ... ; Hisse sahibi, hissesi bulunan bir kişi için "Hissedar" ... Şimdi bir bakalım. Bilim sahibi, bilim üreten, bilimle uğraşan anlamında "Bilimdar" kelimesini üretsek, nasıl olur? Bence kulağa hoş geliyor.
Aslında yeni kelimeler üretmek çok önemli ve çok zor bir iş de değil. Ancak asıl önemli ve zor olan yeni üretilen kelimenin toplumda kabul görmesi ve konuşma diline yerleşmesi. "Bilim İnsanı" isim tamlaması için "Bilimdar" ismini öneriyorum, bakalım ne kadar kabul görecek.

--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

          TR     +90 532 361 18 90


OTOSKLEROZDA GÖRÜNTÜLEME

Otskleroz otik kapsülün OD geçişli primer otodistrofik bir hastalığıdır. Aynı zamanda "otospongiozis" olarak da isimlendirilebilir. Otik kapsüldeki fildişi görünümündeki enkondral kemik dokunun, spongioz vasküler kemik dokusu ile yer değiştirmesi karakteristik özelliğidir. Dekalsifikasyon sonrasında daha az vasküler ve daha solid bir kemik dokusu gelişimiyle sonuçlanır. Klinik bulgular genellikle 2. ile 40. dekad arasıda İTİK; Miks tip işitme kaybı (MTİK) veya SNİK şeklinde ortaya çıkar. Kafkas ırkında daha sık görülür, Siyahlarda, Kızıl derililerde ve Asyalılarda daha nadirdir. %85 oranında kadınlarda ve bilateral tutulum söz konusudur. Hastalık Fenestral ve retrofenetral (kohlear) olarak iki ana gurupta incelenir. Retrofenestral gruptakilerde sıklıkla fenestral tutulum da vardır, izole retrofenestral tutulum nadirdir.
Görüntüleme tekniği olarak 0,5-1 mm kesit aralığıyla HRCT ve üç boyutlu rekonstruksiyonlar ile pencereler ve otik kapsül hakkında önemli bilgilere ulaşılabilir. 
MR ile kemik doku hakkında bilgi sağlanamazken, ileri derecede SNİK oluşturan olgularda kohlear implant öncesinde kohlear lümenin araştırılması için faydalıdır.
Fenestral otosklerozun tedavisi cerrahi ile stapese yönelik ve piston yerleştirme yöntemleri iken, retrofenestral hastalıkta medikal tedavi olarak flor kullanılması veya ileri olgularda kohlear implant uygulanmasına gidilebilir. 

Kaynak: Purohit B, Hermans R, Op de beeck K. Insights imaging 2014; 5:245-52.
 

--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

GSM: TRNC +90 542 877 55 66
          TR     +90 532 361 18 90


Mantıklı toplumlar neden saçma şeyler yaparlar? R KOMPLEKSİ!

İkinci Dünya Savaşından sonra dünyadaki bir çok sosyal bilimcinin beynini bir soru kemiriyordu:
 
Kant, Hegel gibi büyük filozofları, Einstein gibi bilimcileri, Goethe gibi büyük yazarları, Wagner gibi büyük bestecileri çıkarmış bir 
Alman toplumu, nasıl olur da Hitler gibi bir delinin peşinden gitmişti? Üstelik 20 milyondan fazla insanın ölmesine neden olduğu halde? 
Hitler "mühendis kafalı" olmalarıyla ünlü Almanlara ne yapmıştı? 
Onların mantıklarını nasıl "servis dışı" hale getirmişti? 
 
Sorunun özü şuydu: Mantıklı insanların/toplumların mantıksız davranmaya başlamasına sebep olan neydi?
 
Uzun süren araştırmalarla cevabın bazı parçaları keşfedildi. En önemli kavram "R-kompleks" denilen olguydu. R kompleks, "sürüngen 
beyin bölgesi" demektir. Her beyinde bulunur. 

R kompleksle yönetmek, kitlelerin beynindeki " ilkel içgüdüleri aktive ederek, mantıksal düşünmeyi baskılamak " demektir.
 
Peki bu tip liderlerin metodu neydi?
 
Sosyal psikoloji araştırmalarına göre, bir insanın beyinin R-kompleks seviyesine indirgemenin en iyi yollarından biri onu bir gruba dahil etmekti
  1. İnsanları "biz ve onlar" diye ayırmaktı.İç bağları sıkı bir grup içindeki kişi "akıl ihalesi" yoluyla mantığını kullanmaktan vaz geçebiliyordu.
  2. Bu amaçla kullanılan ikinci yol, kitleleri "korku kültüründe" yaşatmaktı. Aynı şekilde "dış düşmanlar" göstererek korkuya dayalı politik propaganda yapılarak da kitleler R-kompleks seviyesin indirilebiliyor. Gerçek dış düşmanlar yoksa, da hayali dış düşmanlar yaratılıyordu!
Araştırmacılara göre, bu siyasi stratejide 3-D çok önemlidir: 
  • Düşman göster, 
  • Dayanışma duygusunu kışkırt, 
  • Düşündürme! Sürekli çatışma çıkar ki, taraftarların düşünemesinler! İnsanların mantığına değil içgüdülerine hitap et!
Peki kitleler bu tip "R kompleksli" liderlerde ne buluyorlar? 
 
En önemli açıklamalardan biri özdeşlik kurma psikolojisiydi. Araştırmacılara göre, kendi hayatında yenik, ezik, kompleksli kişiler, bu tür gücü ve otoriteyi temsil eden liderler üzerinden, kendilerini ezen kocalarından, patronlarından, üst sınıftan kendilerince intikam alıyorlardı.
 
R-komplekse hitap eden liderlerin en büyük sırrı, kendisini bir "intikam aracı" olarak sunmalarıydı. Onlar hep;Kaybedenlere oynayarak kazanıyorlardı!
 
Kimliklerini bir düşmana göre konumlandırıyorlardı. 
Düşman yoksa, hayali düşmanlar yaratıyorlar, eğitimsiz ama öfkeli kitlelerin enerjisini bu yöne kanalize ederek, oy kazanıyorlardı.
 
Mesajları şöyleydi: "Ben de senin gibiyim ama senin olmadığın bir yerdeyim, oyunla bana güç ver nefret ettiğin herkesin canını okuyayım!"

Bu tip liderler kolaylıkla iktidara gelebilirken, gidişlerinde büyük bedel öder ve ödetirler. Çünkü hakim durumlarını kötüye kullanıp, kendilerini tek seçenek olmaya zorlarlar. 
Bu tip liderler, toplumlar için bir zeka testidir.

KAYNAK: Mümin Sekman 

--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com


ŞAFAK MA, MD.
Professor of Otorhinolaryngology
Head of Otorhinolaryngology Department
President of Surgical Science Division
Near East University, Faculty of Medicine
Chief Editor of Near East Medical Journal

          TR     +90 532 361 18 90


ECDADIMIZ, HAKLI GRURUMUZ

Yılmaz Özdil'den
1453

Rönesans insanıydı. Entelektüeldi. Arapça, Farsça, Latince, İtalyanca, Rumca, Sırpça, henüz 19 yaşındayken altı lisan konuşurdu. Felsefeye meraklıydı. Milattan önceye ait Yunanca elyazmaları okurdu. Filozofları etrafına toplar, Peripatosçuların, Stoacıların ilkelerini, Platon'u Aristoteles'i tartışırdı. Coğrafyaya düşkündü. Batlamyus olarak tanınan Cladios Ptolemaios'un Geographia'sını incelerdi. Matematiksel coğrafya kavramının miladı kabul edilen Geographia'da bölük porçük yeralan haritaları, bütün haline getirtip yayınlattı. Akdeniz, Ege ve Adriyatik'in girintilerini çıkıntılarını, derinliklerini, adalarını avucunun içi gibi bilirdi. Mesela, Limni adasını vergi toplamak için almadı, stratejik önemi olduğu için almadı. Peki neden aldı? Tin-i mahtum, yani "mühürlü toprak" adı verilen kırmızı renkli bir toprak türü var, sadece Limni'de bulunuyor, zehirlenmeye, yılan sokmasına karşı deva olduğuna inanılıyor, bezlere sarılıp yıkanıyor, süzme yoğurt gibi ağaçlara asılıyor, toz halinde kurutuluyor, tekrar çamur haline getirilip, bardak yapılıyor, bu bardağa konulan içecekte zehir varsa, bardak çatlıyor iyi mi… Limni'yi işte bu yüzden aldı. Dünyanın henüz dünyadan haberi yokken, doğal kaynakları kullanırdı. Astronomiyle ilgiliydi. Özellikle, matematiksel sentez anlamına gelen ve 13 kitaptan oluşan Almagest'in Latince çevirisine bayılırdı. Matematiğe trigonometri seviyesinde hakimdi. Çünkü, güneş'in ay'ın hareketlerini, yörüngeleri, yıldızları, ekinoksları izah eden Almagest'i kavrayabilmen için, trigonometri bilmen gerekirdi. Efsane astronom Ali Kuşçu'nun tee 1438'de hazırladığı yıldız kataloglarını, matematik teorilerini tekrar tekrar okur, adeta yutardı. Bizans'a ait kitapların koleksiyonunu yapardı. Ayasofya'ya dair neredeyse yazılmış tüm orijinal eserleri biriktirmişti. Topkapı Sarayı'nda kurduğu kütüphanesinde ilk ciddi araştırma, 1929'da Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle gerçekleştirildi. Latince, Yunanca, İtalyanca, Farsça 587 eser tespit edildi. Bunların dördü elyazması İlyada Destanı'ydı. Bugün tüm dünyadaki kütüphanelerde en iyi korunabilmiş Bizans dönemi İlyada Destanı, onun kütüphanesinden çıkan elyazmalarından biri… İstanbul'un Konstantinopolis dönemine ait en eski şehir haritası, ondaydı. Büyük İskender'in biyografisi olan Anabasis'in kopyası, kütüphanesindeydi. Homeros'un İlyada'sından o kadar etkilendi ki, kalkıp Truva'ya gitti. Yanından ayırmadığı vakanivüs Kritovulos'un notlarından biliyoruz, kalıntıları gezdi. Akhileus'un, Hektor'un mezarları hakkında bilgi aldı, kahramanlıklarını saygıyla andı. Truva'nın konumunu, denizle-karayla ilişkisinin stratejik yararını irdeledi. Papa II. Pius'a yazdığı mektuptan anlıyoruz ki, İstanbul'un fethini Truva'nın rövanşı gibi görürdü. Hobileri vardı. Denizi çok severdi. Oppianos tarafından kaleme alınan ve balıkçılık üzerine yazılmış en eski kitap olan Halieutika'yı okurdu. Balıkçılık gelişsin diye, Pontus'u aldıktan sonra, 60 kadar Rum balıkçıyı aileleriyle birlikte getirdi, Sarıyer'e yerleştirdi. Ezop'un fabllarını okurdu. Merak yelpazesi genişti, Hipokrat'ı, lir sanatını, hayvanların özelliklerini, değerli taşları okurdu. Kültür adamıydı, sanatçılara kol kanat gerer, ödüllendirirdi. Şairdi. "Avni" mahlasıyla şiirler yazardı. Bağda gülden bahseden, yanağını kasdeder / serviden söz açanlar, endamını kasdeder / dilbere vasıl olmak dar-ı dünyadan murad / aşık, aşkın derdi ile dermanını kasdeder… Mimariyi çok önemserdi. Yaşadığı mekanları Alla Turchesca, İran, Karaman, Alla Greca tarzında inşa ettirirdi. Sofu değildi. Hatta dindar olduğu bile pek söylenemez. Galata'daki San Pietro kilisesine gidip, ayin izlerdi. Seremoni sevmezdi, kalabalıklarla dolaşmazdı, inanması güç gelecek ama, seyyahların notlarından okuyoruz, kiliseye giderken yanında sadece iki koruma olurdu. Yahudi, Rum farketmez, ustalarıyla dostluk kurardı. İtalyan ekolünü beğenirdi. Portresini İtalyan ressam Bellini'ye yaptırdı. (Ecdadın torunları olduğunu iddia eden palavracı politikacılarımız sahip çıkmadığı için… En ünlü tablosu, National Gallery koleksiyonuna dahildir, Londra'da Victoria Albert Müzesi'nde sergilenir.) Aslında kendisinde de ressamlık yeteneği vardı. Topkapı Sarayı'nda bulunan ve Ordinaryüs profesör Süheyl Ünver tarafından günışığına çıkarılan defterinden biliyoruz. Roma büstlerini andıran insan figürleri, at, leylek, kartal gibi hayvan figürleri, çiçek motifleri çizmişti. İlk altın sikke onun için bastırıldı. Üzerinde "darib'ün nadri sabih-ül-izzi vennasri, filberri velbahri" unvanı bulunuyordu. Yani "izzet sahibi, karaların ve denizlerin hakimi"ydi. Aslına bakarsanız, bu sikkenin öyküsü de, sanat merakından kaynaklanıyordu. Bizans ganimetlerini incelerken, İmparator 8. Palaeologos'un portresinin madalyon üzerine işlenmiş olduğunu gördü. Kendisi için bunun bir benzerini yaptırmak istedi, araştırdı, Constanzo di Moysis isimli sanatçıyı Napoli'de buldurdu, İstanbul'a getirtti. Böylece, madalyona işlenen ilk Müslüman hükümdar oldu. Eğitimine beş yaşında başlandı, çocukluğundan itibaren harp tarihiyle, harp sanatıyla yetiştirildi. Ateşli silahları tasarım yapabilecek seviyede tanırdı. Tarihte ilk havan topunun çizimlerini, bizzat o yaptı, tarihte ilk havan topu İstanbul'un fethinde kullanıldı. Gerçek manada dünya lideriydi. 


Kaynak: Gözcü Gazetesi, 29 Mayıs 2016, Yılmaz Özdil


--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com

HACETTEPE 88 KKTC TOPLANTISI

St. HILARION KALESİ

Girne'deki kalelerin duvarlarında, geçip giden tarihi hissetmemek mümkün değildir. Beşparmak Dağları'nın kuzey eteklerinde inşaa edilmiş St. Hilarion Kalesi'nin burçlarından Girne'nin müthiş manzaralarını kuşbakışı seyredebilirsiniz.

Girne'ye 10 km uzaklıkta olan St. Hilarion Kalesi'ne çıkan yol düzgün ve güvenilir olmamakla birlikte 700 mt yükseklikte bulunan 480 basamak tırmanılarak kaleye ulaşıldığında insanı büyüleyen bir mutluluk verir.

Kalenin batısında Karaman ve Lapta köyleri, ufukta Korcamit Burnu bulunmaktadır. Bir harita gibi çizilmiş zeytin ağaçlarından sınırları olan tarlalar, dağların yamaçlarından Akdeniz'in mavi sularına kadar uzanan alanda gözümüze ilk çarpan muhteşem görüntüler arasındadır. Yazın alçak kesimlerde görülen kuru sıcak hava, St. Hilarion'a doğru çıkıldığında yerini serin bir rüzgara bırakır.

İkiz bir burun üzerine inşaa edilmiş St. Hilarion Kalesi'nin ismine tarihte 1191 yılında rastlanmıştır. Kale, burada ikamet eden Filistinli St. Hilarion'ı ziyarete gelenlerin artması ile manastıra dönüştürülmüş ve ismini bu azizden almıştır. Bugün kalede, eski manastır kilisesinden kalan bazı kalıntılara rastlamak mümkündür.

Manastır, 11. Yüzyılda Türklere karşı korunmak için sağlamlaştırılmıştır. Kıbrıs Adası'nı ve kalelerini bir süre Arslan Yürekli Richard kontrol etmiş 1191 yılında St. Hilarion Kalesini Guy de Lusignan'a teslim etmiştir. Bu dönemde savaşların önemli noktası haline gelen kale, Kıbrıs adasının bağımsızlığı yolunda etkili bir rölü olmuştur.

  St. Hilarion Kalesi komutan odası

140 savaşsız geçen yıl içinde kalede yenilikler yapılmış ve Lüzinyanlı asillerin dinlenme yeri olarak kullanılmıştır.

St. Hilarion Kalesinin yeniden savaşla tanışması 1373 yılında olmuştur. Antakya Prensi John, burada Cenevizliler'e karşı savaştı. Venedikliler'in 1489 yılında adaya gelmeleri ile kale eski önemini yitirdi.

St. Hilarion Kalesinde üç ayrı bölüm bulunmaktadır: Kalenin üst bölümü, üzerinde bulunduğu tepenin iki uçlu olması nedeniyle Dydimus (ikizler) olarak bilinmektedir. Orta giriş bölümünde Lüzinyan kapısı yer almakta, burada açılıp kapanan bir köprü bulunmaktadır. Köprünün sağında bugün kubbesi olmayan bir kilise yer almaktadır. En alt bölümünde ise askerler, atlar ve diğer malzemelerin bulunduğu yerler vardır. Doğuda soylu kesim yer alır, batıda ise gündelik odalar bulunmaktadır.

Uygarlıkların egemenliği sırasında yaşanan hareketlilikle, bugün Beşparmak Dağları'nın üzerindeki durgunluğu çelişki oluştursa da, doğayla başbaşa kalan kale, hala insanı etkileyecek bir büyüye sahiptir.

Girne-Lefkoşa karayolunun Boğaz bölgesinden dağ yolunu kullanarak kaleye ulaşabilirisiniz. Yazın 09.00-16.30 kışın ise 09.00-16.00 arasında ziyarete açıktır.

SELİMİYE CAMİİ

Lefkoşa'da yer alan Selimiye Camii, Kıbrıs'ın en gösterişli ibadethanesidir. Lüzinyan döneminde (1209-1326) gotik formunda inşa edilen ve katedral olarak kullanılan St. Sophia , Selimiye Camisi adı verilerek Osmanlılar tarafından camiye çevrilmiş, yapıya iki minare, bir minber ile bir mihrap ilave edilmiştir.


Lefkoşa Selimiye Camii'nin yapımına 1209'da Ayasofya kilisesi olarak başlanmıştır. İlk olarak katedral olarak kullanılmaya başlanılan Selimiye Camii Kıbrıs adasını Türklerin almasıyla camiye döndürülerek camii olarak kullanılmaya başlanmıştır. Camii yapısında üç koridor ve altı yan bölüm yer almaktadır. Selimiye Camii'nin önemli özelliklerinden biride içinde mezarların yer almasıdır.

Kıbrısın bu gösterişli yapısı 1373 yılında Cenevizliler, 1426 yılında Memlükler tarafından yağmalanmış ve birkaç deprem sonucunda zarar görmüştür. 1491 yılındaki yer sarsıntıları sonucu, Katedralin doğu bölümü yıkılmış ve Venedikliler tarafından onarılırken, eski bir Lüzinyan kralının mezarı ortaya çıkmıştır. Bozulmamış durumda olan cesedin başında altın bir taç, üzerinde de altından eşya ve belgeler bulunmuştur. Fransız mimar ve ustaları tarafından inşa edilen katedral Orta Çağ Fransız mimarisinin çok güzel bir örneğidir. Katedral, anıtsal bir kapıyla başlar. Kapının üzerindeki taş oyma pencereler, eşsiz bir Gotik sanatı örneğidir. Girişin iki yanında bitirilememiş olan çan kulelerinin üzerine, Osmanlılar tarafından cami minareleri oturtulmuştur.

BÜYÜK HAN

Lefkoşa'nın geleneksel ticaret merkezlerinden biri olan Asmaaltı Meydanı'nın güney-batısında bulunan Büyük Han, sadece Lefkoşa'nın değil, tüm Kıbrıs'ın en büyük şehir içi ticaret hanı idi. Osmanlı Döneminden günümüze gelebilen iki handan biri olması itibariyle kültür tarihimizde ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bursa'daki Koza Han örnek alınarak yapılmıştır. Yapımıyla ilgili olan bir belge günümüze kadar gelmiştir.

Sultan Selim'in Ayasofya Camisine vakıf olarak yaptırdığı dükkânların 1572-1579 yılları arasında Kıbrıs Beyler Beyi olan Sinan Paşa tarafından yıktırıp, yerine bir kervansaray yaptırdığının Sultan Selim'e bildirmesi üzerine, padişahın Kıbrıs Defterdarı ile Lefkoşa ile Gülnar kadılarına (Osmanlı İmparatorluğunda, kazaî ve adlî yetkisi olan kimse) gönderdiği 5 Ocak 1577 tarihli hükümde, yaptırılan kervansarayın vakfa gelir sağlaması halinde padişah adına satın alınması, eğer vakfa faydası yok ise yıkılıp yerine eskiden olduğu gibi dükkânların yapılması istenmiştir. İlkin Haramein Vakfı altındaki Sultan Selim Vakfı'na kayıtlı iken, daha sonra Mazbuta Vakıf kapsamına girmiştir.

Yapıldığı dönemde ''Yeni Han'' adıyla bilinmesine karşın, özellikle Alanya'dan gelen tüccarların konaklama yeri olması nedeniyle ''Alanyalılar Han'' olarak da bilinmekteydi. Ancak XVII. yüzyılda hemen bitişiğindeki Asmaaltı Meydanı'na küçük ölçekli Kumarcılar Hanı'nın yapılması üzerine, halkın kıyaslaması sonucu, ''Büyük Han'' adıyla anılmaya başlanmıştır. 1878 – 1903 yılları arasında İngiliz Sömürge İdaresi tarafından hapishane ile Zaptiye Merkezi olarak kullanılmıştır. Destanlara da konu olan kanun kaçaklarından Hasan Bulliler ile Tabur İmam Tekkesinin kurucusu olan Cezayirli Tabur İmam'ın burada hapis yattıkları kaydedilmektedir.


1903 – 1947 yılları arasında han olarak orijinal işlevini sürdürmüştür. 1947 – 1962 yılları arasında odaları yoksul ailelere kiralandığından küçük bir mahalleyi andırmaktaydı. 1982 – 2002 yılları arasında restore edildikten sonra Kıbrıs'a özgü el sanatlarının üretip satıldığı bir merkez olarak hizmete sokulmuştur.

Yaklaşık kare planlı ve iki katlı bir yapıdır. Ortadaki açık avlunun etrafını, önlerinde çapraz tonozlu revaklar bulunan tonozlu odalar çevrelemektedir. Alt kat odaları ticarethane, üst kat odaları ise otel olarak kullanılmaktaydı. Alt ve üst katlarda 68 oda, doğu girişindeki revakların gerisinde ise tek katlı 10 dükkân bulunmaktadır. Asmaaltı meydanına açılan doğudaki ana giriş kapısının iki yanındaki revaklarda hayvanlara ait yem ve su yalakları bulunmaktaydı. Hanın yüksek kemerli olan batı kapısı develerin hana girmelerine kolaylık sağlamaktaydı.

Hanın orta avlusunda sütunlar üzerinde yükselen bir köşk mescidi bulunmaktadır. Anadolu'daki benzer örneklerden yararlanarak yapıldığı anlaşılmaktadır. Mescit'in altında bir su deposu vardır. Köşk mescidinin güneybatısındaki mezarın kime ait olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, mescitte ibadet ederken vefat eden eşraftan birine ait olduğu sanılmaktadır.

St. BARNABAS KLİSESİ

Salamis'te doğmuş Yahudi bir ailenin oğlu olan, St. Barnabas, Kudüs'te eğitim gördükten sonra Kıbrıs'a döner ve Hıristiyanlığı yaymak için 45 yılında St. Paul ile çalışmaya başlar. Bu faaliyetlerden dolayı vatandaşları tarafından öldürülüp, cesedi denize atılmak üzere bir bataklığa saklanır. St. Barnabas'ın öğrencileri olayları izleyip, cesedi Salamis'in batısında bir yeraltı mağarasına gömerler ve göğsüne de St.Mathews'un yaptığı incilin kopyasını koyarlar. Cesedin yeri bilinmediğinden uzun yıllar gizli kalır. 432 yıl sonra piskopos Anthemios, mezarı rüyasında gördüğünü söyleyerek, açılmasını ister. Mezar açıldığında St. Mathews incili dolayısıyla, St. Barnabas teşhis edilmiş olur. Bu keşif sonrasında Piskopos, İstanbul'a giderek İmparator Zeno'yu bilgilendirir ve Kıbrıs kilisesinin özerkliğini kazanır. İmparator, gömütün bulunduğu yerde bir manastır inşa edilmesi için bağışta bulunur. Manastır 477'de inşa edilir. Manastır bir kilise, avlu ve avlunun üç yanında bir zamanlar papazların yaşadığı odalardan meydana gelmiştir.

 St. Barnabas kilisesinde çoğunluğu 18. yy'dan kalma zengin bir ikon koleksiyonu bulunmaktadır. Manastırın avlusunda bulunan bazalt değirmen Enkomi yerleşim bölgesinden, diğer sütun ve taşlar ise Salamis'ten gelmiştir. Papazların yaşamlarını sürdürdüğü odalar ise restore edilerek bir Arkeoloji müzesi haline getirilmiştir. Bölgenin en geniş müzesinde, Kıbrıs'ın Neolitik Döneminden Roma Dönemine dek geniş bir çizgideki tarihsel sürece ait çeşitli eserleri görebilmek mümkündür.


SALAMİS

Araştırmalar, Salamis Harabeleri'nin geçmişinin İÖ 11. yüzyıla kadar uzandığını göstermiştir. Arkeologlara göre Enkomi İÖ 1075 yılındabüyük bir deprem geçirdikten sonra halkıyavaş yavaş buraya göçmüş ve Salamis'i kurmuştur. Kazılarda da bu ilk yerleşmeye ait mezar ve liman izlerine rastlanmıştır. Ege ve Akdeniz'de 'Karanlık Çağ' olarak bilinen dönem İÖ 8. yüzyılda bittiği zaman Salamis'in Fenikelilerle sıkı ticaret ilişkileri olan zengin bir kent olarak ortaya çıktığı göze çarpmaktadır.

Kent bu dönemde Suriye ve Anadolu'yla birlikte -İÖ 333 yılında Büyük İskender'in Issos'ta III. Darius'u yenmesine kadar – Akamenid Pers İmparatorluğu'nun egemenliğine girecektir. İskender'in İÖ 323 yılında ölümünden sonra Salamis, Kıbrıs'ın geri kalanıyla birlikte Mısır'da kurulan Ptoleme Krallığı'nın payına düşmüştür. Kentin bu dönemde İskenderiye, Antakya, Efes gibi bir Helenistik uygarlığın önemli merkezlerinden biri haline geldiği ve bu parlak dönemin Roma egemenliği süresince de devam ettiği görülmektedir. Günümüze kalan yıkıntıların çoğu da Roma dönemine aittir. İS 1. ve 4. yüzyılda kentin en büyük düşmanı depremler olmuştur. Depremlerden sonra Bizans İmparatoru Konstantius'un (337-361) kenti yeniden inşa ederek Konstantiya adını verdiği görülmektedir. Ancak limanının giderek dolması, doğal yıkımlar, ve bir süre sonra başlayan Arap korsanlarının akınları kentin sonunu belirleyecektir. 648 yılındaki bir korsan akınından sonra kentin son sakinlerinin Famagusta kentini oluşturacak olan Arsinoe'ye göç ettikleri görülmektedir.

Şehir Bronz Çağı sonlarında başlayan göçler sırasında, Anadolu'dan gelen kavimler ve bunlara Yunanistan'dan gelerek Kilikya'da katılan Akalar tarafından kurulmuştur . Truva kahramanlarından ve Salamis adası kralı Telamon'un oğlu Tefkros . şehrin kurucusu olarak bilinmektedir. M.Ö. 707 yılında gerçekleşen Asur hakimiyetinden sonra M.Ö. 560 yılında bastırılan sikkelerden, Salamis kralı Evelthon'un adanın idaresini ele geçirdiği anlaşılmaktadır. M.Ö. 499 yılında Atinalı Kimon'un Kıbrıs'taki Pers hakimiyetine son vermek için düzenlediği sefer başarısızlıkla son bulmuş ve Kimon'un ölümü üzerine Atinalılar, Kıbrıs'ı alma girişiminden vazgeçmişlerdir. Bundan sonra Fenikeli idareciler başa geçer, fakat ticaret ve diğer konularda gerileme başlar. M.Ö. 411 yılında Tefkros ailesinin üyelerinden Evagoras, Salamis krallığını ele geçirir. Tüm adayı hakimiyeti altına almak isteyince Salamis şehri Persler tarafından kuşatılır ve Evagoras Pers Krallığına vergi ödemek zorunda bırakılır. Bu durum İskender devrine dek sürer. İskender döneminde Salamis kralı olan Pyntagoras, İskender'e askeri yardımlarda bulunduğundan kendisine Tamusus şehri verilerek ödüllendirilir. İskender'in ölümü sonrasında Salamis sürekli el değiştirir. M.Ö. 294 yılında zor şartlar altında Kıbrıs'ı alan Ptoleme Krallığı idaresi sırasında ada huzura kavuşur ve bu tarihten itibaren Salamis baş şehir olma niteliğini kazanır. Kentin bu parlak dönemi Roma egemenliği süresince de devam eder. Günümüzdeki kalıntıların çoğu Roma dönemine aittir. Roma idaresi altında şehrin bir halk meclisi, bir senato ve ihtiyar meclisi bulunmaktadır. M.S. 76 ve 77 yıllarındaki depremler ve M.S.116 yılındaki Yahudi isyanları ile şehir epeyce tahrip olur. Daha sonra ada Antakya vilayetine bağlanır ve Salamis limanı, Suriye gemilerince ilk uğrak limanı olduğundan, şehirde bir ferahlama görülür. M.S. 232 ve 342 yıllarındaki depremler yazık ki şehre yine büyük zararlar verir. Bundan sonra Bizans İmparatoru Konstantinus şehri küçük bir planda inşa ettirerek, Konstantinus adını verir. Şehir Kıbrıs'ın baş şehri olarak Baf'ın yerini alır. Daha sonra şehir M.S. 647 yılındaki Arap akınları ve yer sarsıntıları nedeniyle terkedilerek, bugünkü Mağusa şehrini oluşturan bölgeye halk göç etmek durumunda kalır.


LALA MUSTAFA PAŞA CAMİİ

Lüzinyanlar döneminde, 1298 - 1312 yılları arasında inşa edilen yapı, tüm Akdeniz dünyasının en güzel Gotik yapılarındandır. Lüzinyan kralları, önce Lefkoşa'da St. Sophia Katedrali'nde Kıbrıs Kralı, sonra da Mağusa'da St. Nicholas Katedrali'nde Kudüs Kralı olarak taç giyerlerdi. 1571 yılında cami haline getirilene dek, bu törenler yapılagelmiştir. Katedralin en güzel ve en iyi korunmuş olan batı cephesinin mimarisi Fransa'daki Reims Katedralinden etkilenmiştir. Gotik tarzda işlemeli eşsiz bir penceresi bulunan katedralin 16'ıncı yüzyıl Venedik galerisi avluda yer almakta ve günümüzde şadırvan olarak kullanılmaktadır. Girişteki yuvarlak pencerelerin üzerinde bir Venedik arması görülmektedir. Bazı hayvan figürleriyle süslü kabartmanın Salamis'teki bir tapınaktan geldiği sanılmaktadır. Katedralin apsiti, çoğu Kıbrıs kiliselerinde olduğu gibi, Doğu üslubunda ve üç bölmelidir. Katedralin giriş bölümünde yer alan tarihi cümbez ağacı veya tropikal incir (Ficus Soycomorus veya Minimal Deciduos) yaklaşık 700 yıllık geçmişi ile Kıbrıs adasındaki en yaşlı canlı varlıktır. Ağacın katedralin inşaatına başladığı 1298 yılında dikildiği söylenmektedir. Gövdesi 2.70 metreden sonra 7 dala ayrılır. Yılda yedi kez meyve veren ağaç katedralin önüne büyüleyici bir gölge verir. Kökleri Doğu Afrika'ya ulaşan ağaç, güzel bir meyveye sahip olması, sıcak yerler için yarı kapalı gölge bir mekan oluşturma özelliği ve mobilya yapımı için değerli kerestesinin olması nedeniyle eski Mısır'lılar döneminden beri yörede önemliydi. Ağacın meyvelerine halk arasında Firavun meyvesi denmesi belki de buna bağlanabilir.


NAMIK KEMAL ZİNDANI

Namık Kemal Meydanı'nın batısındaki Venedik Sarayı'nın avlusunda yer alan, dikdörtgen planlı ve iki katlı bir yapıdır. Tek olan hücrenin kapısı Venedik Sarayı'nın avlusuna açılmaktadır. Üst kattaki dikdörtgen planlı odanın önünde bir sahın bulunmaktadır. Namık Kemal, "Vatan yahut Silistre" oyununun 5 Nisan 1873 tarihinde İstanbul Gedik Paşa tiyatrosunda oynanmasından sonra 9 Nisan 1873 tarihinde Kıbrıs'a sürülmüştü. Önceleri alt kattaki zindana kapatılan şair, bir süre sonra Kıbrıs Mutasarrıfı Veyis Paşa'nın izni ile üst kata çıkarıldı. 3 Haziran 1876 tarihinde de V. Murat tarafından affedilerek İstanbul'a geri döndü. "Namık Kemal zindanı ve Müzesi"nin restorasyon ve çevre düzenleme çalışmaları 1993 yılında Eski Eserler ve Müzeler Dairesi Rölöve ve Restorasyon Şubesi tarafından gerçekleştirilerek ziyarete açıldı.


BELLAPAIS MANASTIRI

Mimari olarak gotik sanatını taşıyan manastıra ilk yerleşenler 1187 yılında Kudüs'ten göç eden Augustinian mezhebi rahiplerdir. Manastırın ilk binası 1198 ve 1205 yılları arasında yapılmıştır. Günümüzde ki yapının büyük bir kısmı ise lüzinyan Kralı III. Hugh tarafından 1267 ve 1284 yılları arasında inşa ettirilmiştir. Avlunun etrafını çevreleyen revaklar ve yemekhane alanı ise Kral IV. Hugh zamanında 1324 ve 1359 dönemleri arasında tamamlanmıştır. Kıbrısın Osmanlılar tarafından fethinden sonra manastır, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi'ne verilmiştir . Mevcut kilise üzerinde küçük değişiklikler yapılarak sadece kilise bölümü, ortodoks kilisesi özelliklerini barındıran eklentilerle tamamlanarak; Rum Ortodokslar tarafından manastırın sadece kilise bölümü kullanılmıştır.


Manastırın günümüze kadar ulaşmış en sağlam yapısı kilisesidir. Yapının ön yüzünde dikkatleri çeken freskler 15. yüzyılın ortalarında yapılmıştır. Yemekhane kısmı gotik sanatının önemli özelliklerini içinde barındırır. Orta avlunun doğusunda yer alan ve rahiplerin kullandığı çalışma ve sohbet odaları ziyaretçilere etkili bir tarih yolculuğu sunmaktadır. Sohbet odalarının ortasında yer alan sütunun Bizans Kilise sine ait olduğu sanılmaktadır. Manastırın üst katında rahiplerin yatak odaları ve değerli eşyaların bulunduğu bir alan yer alır.

ğacın meyvelerine halk arasında Firavun meyvesi denmesi belki de buna bağlanabilir.



--
Prof.Dr. Mustafa Asım ŞAFAK,
Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi
Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı
KBB Anabilim Dalı Başkanı
NEMJ Baş Editör
Lefkoşa, KKTC 

Mobile Phone KKTC: 0 542 877 55 66 
                         TC: 0 532 361 18 90
www.masafak.com